1. Anasayfa
  2. Genel

ABD Gizli Projeleri: Soğuk Savaş ve II. Dünya Savaşı’nın En Sıra Dışı Askeri Operasyonları

ABD Gizli Projeleri: Soğuk Savaş ve II. Dünya Savaşı’nın En Sıra Dışı Askeri Operasyonları

ABD Gizli Projeleri; Amerikan hükümetinin hayata geçirdiği birçok gizli proje, duyduğunuzda inanması zor gelen detaylar içerir. Bu projeler arasında yarasalarla yapılan bombalardan, Ay’a nükleer saldırı düzenlemeye kadar çılgınca fikirler bulunur.

Özellikle II. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş döneminde, savaş teknolojilerinin hızla gelişmesiyle birlikte hükümet, düşmanlarına karşı üstünlük kurmanın yeni yollarını aramaya başladı. Bu çerçevede geliştirilen bazı projeler korkutucu derecede vahşiydi, bazıları ise oldukça absürt ve komik.

1. Akustik Kedi: Sovyetleri Dinlemek İçin Kedileri Kullandılar

Akustik Kedi: Sovyetleri Dinlemek İçin Kedileri

Soğuk Savaş’ın en ilginç projelerinden biri, kedileri casus olarak kullanma fikriydi. 1960’larda, CIA ajanları Sovyet yetkililerini dinlemeye çalışırken bölgede çok sayıda başıboş kedi olduğunu fark etti. Bu kedilerin fark edilmeden yaklaşabilmesi, onları potansiyel birer casus yapabilirdi.

Bu projeye “Akustik Kedi” adı verildi ve CIA, kedilere küçük bir radyo vericisi ve mikrofon yerleştirerek, Sovyetleri dinleyebilecek bir “casus kedi” yaratmayı hedefledi. Bir veterinerin yardımıyla, kedilere cerrahi işlem uygulanarak cihazlar vücutlarına yerleştirildi.

Ancak proje başarısızlıkla sonuçlandı. Kedinin kısa pil ömrü, cihazların sınırlı süre çalışmasına neden oluyordu. Ayrıca kedinin yiyecek arayışına girmesini engellemek de ayrı bir sorundu. İlk görevde ise işler tamamen ters gitti. Casus olarak gönderilen kedi, bir taksi tarafından ezilerek öldü. Böylece proje sona erdi.

Amerikan hükümetinin bu gibi sıra dışı operasyonları, o dönem için mantıklı görünse de, günümüzde oldukça gülünç ve imkânsız projeler olarak anılıyor.

2. Proje X-Ray: Japonya’ya Saldırmak İçin Yarasalara Bomba Bağlama Planı

Proje X-Ray: Japonya’ya Saldırmak İçin Yarasalara Bomba Bağlama Planı

II. Dünya Savaşı, savaş stratejilerinde birçok deneyin yapıldığı bir dönemdi. Savaşın en büyük teknolojik başarılarından biri elbette atom bombasıydı. Ancak, atom bombası ortaya çıkmadan önce, ABD ordusu başka bir patlayıcı silah fikriyle oynuyordu: yarasa bombası.

Bu plan, Batman’in fantezi dünyasındaki yarasa temalı silahlarıyla hiç de ilgili değildi. Gerçek yarasaların, gerçek bombalar taşıdığı bir projeydi. Project X-Ray olarak adlandırılan bu gizli operasyon, sonunda beklenmedik şekilde başarısız oldu.

Fikir, Pennsylvania’dan bir diş cerrahı olan Lytle S. Adams tarafından ortaya atıldı. New Mexico’daki Carlsbad Mağaraları Ulusal Parkı’nı ziyaret eden Adams, burada büyük bir yarasa nüfusuyla karşılaştı. Yarasalara karşı pek de sempati duymayan Adams, ilginç bir öneriyle Ocak 1942’de Beyaz Saray’a bir mektup yazdı.

Mektubunda, yarasaların Japon halkını korkutmak ve şehirleri yakıp yıkmak için kullanılabileceğini öne sürüyordu. Adams, yarasaları “karanlık ve kötülüğün simgesi” olarak tanımlıyor ve Tanrı’nın yarasaları bu amaç için yarattığına inandığını söylüyordu.

Franklin D. Roosevelt bu çılgın öneriyi şaşırtıcı bir şekilde kabul etti ve çalışmalara başlandı.

Planın detayları ise oldukça karmaşıktı: Yarasalara küçük, zaman ayarlı yangın bombaları bağlanacak ve bu yarasalar hibernasyon halinde soğutulmuş bölmelere konulacaktı. Japonya’nın şehirlerine ulaştıklarında, yarasalar ahşap ve bambudan yapılmış yapıların çatılarında yuvalanıp bombaları patlatarak şehirleri ateşe verecekti.

Mayıs 1943’te, New Mexico’daki Carlsbad Hava Üssü’nde bu planın resmi bir testi gerçekleştirildi. Ancak işler beklenildiği gibi gitmedi; yarasalar beklenenden önce serbest bırakıldı ve bir ahır ile bir generalin arabası yanarak zarar gördü.

Project X-Ray testlerde başarısız olsa da, bazı üst düzey yetkililer projeye devam etmek istedi. Ancak proje, donanma komutanı Ernest J. King‘e projenin ancak 1945 ortasında hazır olacağı bildirildiğinde iptal edildi.

Yine de, bu projeye 2 milyon dolardan fazla harcanmıştı ki bu, bugünkü değerle 35 milyon dolardan fazla ediyor.

3. Proje A119: Ay’a Nükleer Bomba Atma Planı

Soğuk Savaş’ın arka planında dünya çapında herkesin gözü önünde daha farklı bir yarış sürüyordu: Uzay Yarışı. Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği, teknolojik üstünlüklerini göstermek için uzay keşfi konusunda birbirleriyle yarışıyordu. Her iki ülke de uzaya ilk çıkan olmak istiyordu.

Ancak Sovyetler, 1957 yılında Sputnik adlı ilk uyduyu yörüngeye fırlatarak bu yarışta öne geçti.

Amerika, Sovyetleri geride bırakmak için bir adım atmak zorundaydı ve bu adımlardan biri, oldukça çılgın bir fikir olan Proje A119 oldu. Bu plan basit ama çarpıcıydı: Ay’ı nükleer bomba ile vurmak.

Amerikan Hava Kuvvetleri, önde gelen bilim insanlarına Ay’ın yüzeyine nükleer bir bomba atılsa ne olacağını sordu. Amaç, Ay’ın karanlık yüzünde bir mantar bulutu oluşturmak ve bu bulutun Güneş tarafından aydınlatılarak dünyanın dört bir yanından, özellikle de Sovyetler tarafından görülmesini sağlamaktı.

Bu tuhaf planın ardındaki motivasyon, Sovyetlere ABD’nin uzayda üstün olduğunu göstermekti. Ancak bu fikrin dev bir krater oluşturma riski vardı ve halkın tepkisinden çekiniliyordu. Sonunda bu plan hiçbir zaman hayata geçmedi ve proje sadece tasarım aşamasında kaldı. Ancak bu proje 2000 yılında gün yüzüne çıktığında, eleştirilerle karşılaştı. İngiliz nükleer tarihçi David Lowry projeyi “tiksindirici” olarak nitelendirirken, bazı bilim insanları Ay’ın kimyası hakkında yeni bilgiler sağlayabileceğini savundu.

Bugün bu fikir delice görünse de, Proje A119 neredeyse hayata geçiyordu. Eğer uygulanmış olsaydı, tarih çok daha farklı bir yönde ilerleyebilirdi.

4. Operasyon Fantasia: Japonları Parlayan Tilkilerle Korkutma Planı

Japonya, derin bir manevi kültüre sahip bir ülke olarak bilinir. Günümüzde 87 milyondan fazla insan Şintoizm ile ilişkilendirilmiş durumdadır ve ülke genelinde sayısız tapınak bulunur. Ayrıca Japonya’nın zengin bir folklor kültürü vardır ve bu kültürde sıkça karşılaşılan yaratıklardan biri de kitsune, yani doğaüstü tilkilerdir. Kitsune, Japon mitolojisinde insanları kandıran ve bazen onları büyüleyen bir yōkai (doğaüstü varlık) olarak bilinir.

II. Dünya Savaşı sırasında bu halk inanışları, ABD’nin Japonlara karşı psikolojik savaşta kullanmayı düşündüğü bir araç haline geliyordu. Operasyon Fantasia, ABD Stratejik Hizmetler Ofisi’nin (OSS) lideri William “Wild Bill” Donovan‘ın bilim insanlarına, Mihver devletleri askerlerini “kurnazca yenme” talimatı vermesiyle başladı.

OSS’nin psikolojik savaş stratejisti Ed Salinger, Donovan’ın talimatını biraz fazla ciddiye aldı. Japon folkloru ve kitsune hakkında biraz bilgisi olan Salinger, bu inancı kullanarak Japon halkını korkutmayı önerdi.

Operasyon Fantasia’nın ilk versiyonu şu şekildeydi: Tilki şeklindeki balonları Japon köylerinin üzerinde uçurmak. Bu balonların etkisini artırmak için askerler tilki seslerini taklit eden enstrümanlar çalacaklardı. Amaç, Japon halkının bu yaratıklar tarafından saldırıya uğradıklarını düşünmesini sağlamaktı.

Ancak, bu plan tamamen ırkçı bir bakış açısına dayanıyordu. Salinger, Japonların batılılardan daha batıl inançlara sahip olduğunu ve bu tür numaralarla kolayca kandırılabileceklerini varsayıyordu. Salinger’ın yazdığı bir belgede, Japon halkının kötü ruhlara ve doğaüstü olaylara inandığını vurgulaması da bunu doğruluyordu.

İlk plan rafa kaldırıldıktan sonra, Salinger başka bir yöntem geliştirdi: Çin ve Avustralya’da canlı tilkiler yakalanacak, bunlar fosforlu boya ile boyanacak ve Japonya’ya salınacaktı. Bu yöntemin işe yarayıp yaramayacağını görmek için Washington, D.C.’de bir parka 30 adet boyanmış tilki salındı. Tilkilerin parıldadığını gören insanlar gerçekten korktu, bu da operasyonun başarılı olabileceğini düşündürdü. Ancak, tilkileri Japonya’ya ulaştırmak büyük bir sorun haline geldi. Chesapeake Körfezi’nde bir test yapıldı ve tilkiler karaya yüzerek çıkmayı başarsa da boyaları suyla birlikte akıp gitmişti.

Salinger, operasyonun başka versiyonlarını da önerdi, örneğin müttefik yanlısı Japon vatandaşların tilki ruhları tarafından ele geçirildiklerini iddia etmelerini sağlamak gibi. Ancak hiçbir versiyon planlama aşamasını geçemedi. Sonuçta OSS, bu projeyi uygulamanın pratik olmadığını ve saçma olduğunu düşünerek iptal etti.

5. Operasyon Monopoly: Sovyet Büyükelçiliği Altına Tünel Kazma Planı

1977 yılında, Sovyetler Birliği’nin Washington, D.C.’deki yeni büyükelçilik kompleksi açıldı. Ancak bu yeni elçilik binasının Beyaz Saray ve Kongre Binası’na olan yakınlığı, Amerikan istihbaratını endişelendirdi. Sovyetler, bu stratejik konumdan ABD başkanı ve üst düzey yetkilileri dinlemek için yeni teknolojiler kullanabilir miydi?

Bu kaygılar, FBI’nın Operasyon Monopoly adı verilen gizli bir casusluk operasyonunu başlatmasına yol açtı. Plan basitti: Sovyet büyükelçiliğinin tam altına bir tünel kazılarak, elçilikten gelen bilgilerin dinlenebilmesi sağlanacaktı. FBI, büyükelçiliğin karşısında bir ev satın aldı ve buradan büyükelçilik binasının altına doğru bir tünel kazmaya başladı. Bu tünel aracılığıyla elçiliğin altına gizlice dinleme cihazları yerleştirilecekti.

Kazı çalışmaları Sovyet Büyükelçiliği tamamlanır tamamlanmaz başladı. Ancak proje en başından itibaren sorunlarla doluydu. Tünel planlaması zayıftı ve sürekli olarak su sızıyordu. Yerleştirilen teknolojiler çoğu kez başarısız oldu. Dahası, Sovyetlerin bu operasyondan haberdar olduklarına dair güçlü şüpheler vardı. FBI’nın karşıdaki evine posta teslim edilmiyor, perdeler sürekli kapalıydı ve evde sürekli kameralar bulunuyordu — bu durum Sovyetlerin dikkatini çekmiş olabilirdi.

Tünel çalışmaları on yılı aşkın süre devam etti, ancak sonuçta FBI, Operasyon Monopoly’den hiçbir bilgi elde edemedi. FBI’nın asistan direktörü John F. Lewis’in ifadesiyle, “hiçbir bilgi” elde edilememişti. Bu operasyon FBI’a yüz milyonlarca dolara mal oldu ve tamamen başarısızlıkla sonuçlandı.

Daha da kötüsü, 2001’de yapılan bir soruşturma, FBI ajanı Robert Hanssen’ın bir Sovyet çifte ajanı olduğunu ve tünelin inşaatı hakkında Sovyetlere bilgi sızdırdığını ortaya çıkardı. Hanssen, casusluk suçlamasıyla yargılandı ve ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Sonuç olarak, Operasyon Monopoly, FBI tarihindeki en büyük zaman ve kaynak israfı olarak hatırlanıyor.

6. Proje Chariot: ABD’nin Alaska’yı Nükleer Patlamalarla Şekillendirme Planı

ABD ordusu yalnızca Ay’ı nükleer bomba ile vurmayı düşünmedi; bu fikir daha geniş bir alana yayıldı. Öyle ki, Amerika’nın karşılaştığı sorunları çözmek için nükleer silahlara başvurma eğilimi oldukça fazlaydı. Bu tür projelerin en çarpıcı örneklerinden biri, Proje Chariot adıyla Alaska’da yapılması planlanan nükleer patlamalardı.

1958 yılında, Alaska henüz ABD’nin bir eyaleti olmadan önce ortaya atılan bu plan, Operation Plowshare adlı daha büyük bir girişimin parçasıydı. Operation Plowshare, nükleer silahların alternatif kullanım yollarını araştırmayı amaçlıyordu — yani, insanları öldürmek dışında bir kullanım bulma çabasıydı. Proje Chariot kapsamında, Alaska’nın Çukçi Denizi kıyısında yeni bir derin su limanı oluşturmak için beş termonükleer patlama yapılması planlanıyordu. Bu liman, yılın üç ayı donmayan sularda kömür ihracatını artırarak bölgenin ekonomisini canlandırmayı hedefliyordu.

Ancak, proje hızla büyük bir tepkiyle karşılaştı. Aktivistler, bilim insanları ve bölge halkı bu planın birçok sakıncasını dile getirdi. Alaska’daki yerel halk, özellikle İnupiat topluluğu, bu patlamaların yaşam biçimlerini yok edeceğinden endişeliydi. Bu insanlar çoğunlukla karibuları avlayarak ve balıkçılık yaparak geçimlerini sağlıyorlardı — nükleer patlamalar ise bu ekosistemi büyük ölçüde tahrip edecekti.

Bilim camiası da projeye sert eleştiriler yöneltti. Atom Enerjisi Komisyonu tarafından hazırlanan bir raporda, Çukçi Denizi’nde gerçekleştirilecek nükleer patlamaların sonuçlarını tahmin etmenin “büyük bir hayal gücü gerektirdiği” ifade edildi.

1962 yılına gelindiğinde, Proje Chariot resmen rafa kaldırıldı. Ancak ABD ordusu, Alaska’daki topraklar üzerinde radyoaktivitenin etkilerini test etmeye devam etti. 1990’ların başında bu testlerin kalıntıları keşfedildi ve bu, 20 yıl süren bir temizlik çalışmasının başlatılmasına yol açtı.

7. Proje 1794: ABD’nin Süpersonik Uçan Daire İnşa Etme Girişimi

UFO’larla ilgili teoriler, gökyüzünde ilk kez görüldüklerinden beri konuşuluyor. Birçok kişi uçan dairelerin dünya dışı varlıklara ait teknolojiler olduğunu iddia etse de, bazıları UFO’ların aslında insan yapımı olabileceğini öne sürdü — belki de dünya hükümetleri tarafından geliştirilen gizli araçlar.

Çoğu bilim insanı, UFO’ların iddia edilen manevralarını gerçekleştirecek bir teknolojinin henüz Dünya’da var olmadığını kabul etse de, bu durum uzmanların böyle bir teknolojiyi geliştirmeye çalışmadıkları anlamına gelmiyor.

İşte Proje 1794 devreye giriyor. ABD Hava Kuvvetleri’nin, şimdi gizliliği kaldırılmış bu proje, bir uçan daire tipi savaş uçağı geliştirmeyi hedefliyordu. Bu uçak, süpersonik hızlara ulaşabilen ve Sovyet bombardıman uçaklarını vurmak için kullanılabilecek bir araç olacaktı — elbette, bu asla gerçekleşmedi.

1950’lerde başlayan proje, ABD Hava Kuvvetleri ve Kanadalı Avro Aircraft şirketi arasındaki bir iş birliğiyle yürütüldü. Hava Kuvvetleri, daha önce hiç görülmemiş bir araç tasarlamalarını istedi. Bu daire şeklindeki uçak, 2.600 mil/saat hızla hareket edebilecek, 100.000 fit yüksekliğe çıkabilecek ve dikey iniş-kalkış yapabilecekti. Her yere konuşlandırılabilecek bu uçak, özellikle gizli operasyonlar için ideal olacaktı.

Teoride, tıpkı UFO’lardan ilham aldığı gibi, tam da UFO’lara benzeyecekti. Hatta bazıları, 1950’lerdeki UFO gözlemlerinin, bu test araçlarının uçuşlarından kaynaklanmış olabileceğini bile öne sürdü. Ancak bu uçak, vaadettiklerinin çoğunu gerçekleştiremedi.

Askeri fonla geliştirilen benzer bir araç olan VZ-9 Avrocar da büyük vaatlerde bulundu. Bu araç 300 mil/saat hız yapmayı hedefliyordu, ancak gerçekte yalnızca 35 mil/saat hıza ulaştı. Ayrıca sadece birkaç metre havalanabildi ve sürekli olarak yalpaladığı için pratikte kullanılamaz hale geldi.

1950’lerde süpersonik bir uçan daire için gerekli teknoloji henüz mevcut değildi ve Proje 1794, 1960’ların başında kapatıldı. İlginçtir ki, Proje 1794’ün başarısızlığı, gerçek uçan dairelerin etrafındaki gizemi daha da artırıyor çünkü bu tür bir teknolojiyi geliştirmek ne kadar zor olduğunu gösteriyor.

8. CIA’nin Filipinler’deki “Vampirleri”: Aswang Efsanesini Kullanan Psikolojik Savaş Taktikleri

Amerikan istihbarat operasyonlarının Asya folklorunu kullanarak Doğu ve Güneydoğu Asya halklarını korkutma stratejileri, tarihte birkaç kez tekrarlandı. Japonya’daki Operasyon Fantasia planından kısa bir süre sonra, CIA yetkilileri benzer bir planı Filipinler‘de devreye soktu.

1950 yılında, II. Dünya Savaşı’nın bitiminden birkaç yıl sonra, Amerikalı Yarbay Edward Lansdale Filipinler’e geldi. O dönemde Lansdale, CIA için çalışıyordu, ancak daha önce Hava Kuvvetleri’nde görev yapmış ve reklamcılık alanında çalışmıştı. Bu geçmişi, onu psikolojik savaş konusunda oldukça yetkin hale getirdi ve Filipinler’de bu yeteneğini en sıra dışı şekilde kullandı.

Filipinler hükümeti, o dönem Huk Komünist isyanı ile mücadele ediyordu. Lansdale ise düşman güçlerini gizli ve psikolojik yöntemlerle zayıflatmak için görevlendirildi. Lansdale, çözümün Filipinler’in yerel folklorunda yattığını düşünüyordu. Yazar William Blum’un Killing Hope adlı kitabında belirttiği gibi, Filipinler’de yaygın olarak bilinen aswang efsanesi bu amaç için kullanıldı. Aswang, Filipinler mitolojisinde vampir benzeri bir yaratıktı ve büyük bir korku kaynağıydı.

Lansdale ve ekibi, bu korkuyu yayarak Huk savaşçılarını korkutmak için bir dizi sıra dışı taktik geliştirdi. Köylerin üzerinde uçup Tagalogca lanetler yağdıran hoparlörler kullandılar ve Hük isyancılarına yardım edenlerin lanetleneceğini söylediler. Bu korkutma taktikleri işe yaramış gibiydi, zira bazı süperstitif köylüler, saklanan Huk savaşçılarını teslim etmeye başladı.

Ancak Lansdale, burada durmadı ve planını daha da ileri götürdü. Ekip, bir Huk savaşçısını kaçırdı, onu öldürdü ve boynuna vampir ısırığını andıran iki delik açtı. Ardından cesedi baş aşağı astı ve kanının boşalmasını sağladı. Kısa süre sonra diğer Huk savaşçıları cesedi buldu ve büyük olasılıkla arkadaşlarının bir aswang tarafından öldürüldüğüne inandılar.

Gerçekten aswang’a inanıp inanmadıkları bilinmese de, isyancılar bölgeden kaçtı ve CIA’nin “vampirleri” amaçlarına ulaşmış oldu. Ancak bu, hem acımasız hem de tuhaf bir savaş yöntemi olarak tarihe geçti.

9. “Eşcinsel Bomba”: ABD Ordusunun Düşman Askerlerini Aşık Etme Planı

1994 yılında ABD ordusu, savaşları durdurmanın sıra dışı bir yolunu düşündü: Düşman askerlerini eşcinsel yaparak birbirlerine aşık etmek. Bu tuhaf fikir, ABD ordusu tarafından ciddiyetle ele alınan ve “eşcinsel bomba” adı verilen bir proje önerisiydi.

Bu teorik kimyasal silahın amacı, düşman askerlerini öldürmek değil, onları savaş görevlerini ihmal edecek kadar dikkatlerini dağıtmaktı. ABD Savunma Bakanlığı’na göre, askerlerin birbirlerine olan cinsel çekimleri, savaşla ilgilenmeyi bırakmalarına neden olabilirdi.

Çözüm basit görünüyordu: Düşman askerlerini eşcinsel yapacak bir bomba üretmek. Bu bombaya yeterli miktarda afrodizyak ekleyerek, askerlerin birbirlerine karşı karşı konulmaz bir çekim hissetmeleri sağlanacaktı.

Bu plan gerçekti. Wright Laboratuvarı’ndaki araştırmacılar, bu fikir için yaklaşık 7.5 milyon dolar bütçe talep ettikleri üç sayfalık bir teklif hazırladılar. Teklifte, bombada kullanılacak kimyasalın düşman askerlerini eşcinsel yapacağı ve bu durumun askeri birliklerin parçalanmasına yol açacağı öne sürüldü.

Elbette bu fikir, bilimsel bir temele dayanmıyordu. Bir kişinin cinsel yönelimini değiştirecek bir kimyasal maddenin varlığına dair hiçbir kanıt bulunmadığı gibi, bu kimyasala maruz kalan herkesin hemen cinsel ilişkiye gireceği garantisi de yoktu.

Bu proje muhtemelen 1990’ların başındaki homofobiden beslenen bir düşünceydi ve neyse ki, başlangıç aşamasından öteye geçmedi.

10. Edgewood Arsenal: Soğuk Savaş Döneminde İnsanlar Üzerinde Yapılan Korkunç Deneyler

Edgewood Arsenal: Soğuk Savaş Döneminde İnsanlar Üzerinde Yapılan Korkunç Deneyler

ABD hükümetinin gizli operasyonları her zaman sadece gülünç ya da tuhaf değildi; bazıları gerçekten korkunçtu ve Edgewood Arsenal programı bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.

Soğuk Savaş döneminde, Maryland’deki Edgewood Arsenal tesisinde, ABD ordusu kendi askerleri üzerinde acımasız deneyler yürüttü. Bu deneylerden biri, askerleri Naziler tarafından geliştirilen ve dakikalar içinde öldürebilen ölümcül bir kimyasal olan sarin gazına maruz bırakmaktı. Diğer askerler, göz yaşartıcı gaz, hardal gazı ve tehlikeli uyuşturuculara maruz kaldı.

Bazı askerler, kendilerine ne olduğunu bilmeden LSD verildi ve çoğu gönüllü, Edgewood Arsenal’de ne tür deneylerle karşılaşacakları konusunda yanıltıldı. Askerlere genellikle sadece ordu ekipmanlarını test edecekleri söylendi. Gerçekleri bilselerdi, muhtemelen gönüllü olmazlardı.

Edgewood Arsenal’in direktörü L. Wilson Greene, bu testlerde belirli tepkileri hedefliyordu. Greene, “nöbetler, baş dönmesi, korku, panik, halüsinasyonlar, migren, aşırı depresyon, umutsuzluk duyguları, basit şeyleri yapma isteksizliği, intihar eğilimleri” gibi tepkiler yaratabilen kimyasallara değer veriyordu. Greene, aradığı sonuçları sıklıkla elde etti — elbette bu, gönüllü askerlerin büyük zarar görmesine neden oldu.

Deneylere katılan birçok asker, bu deneylerden psikolojik ya da fiziksel olarak kalıcı zarar gördü. Bazıları hastaneye kaldırıldı, kimileri ilaçların etkisi geçtikten sonra haftalarca paranoya yaşadı, bazıları geçici körlük yaşadı ya da kalıcı halüsinasyonlar gördü. Birçok gönüllü, yıllar boyunca bu deneylerin etkilerini hissetti; depresyon ve intihar eğilimleriyle mücadele etti. Hatta bazıları sinir sistemi rahatsızlıkları geliştirdi.

Program, 1948’den 1975’e kadar devam etti ve ancak Kongre’nin bir soruşturması sonrasında sona erdi. Bu soruşturma, Edgewood Arsenal’ın zorlayıcı gönüllü alım süreçlerini ve deneklerden bilgilendirilmiş onay almamasını ortaya çıkardı.

11. Proje Capricious: ABD’nin Almanya’nın Afrika Kolordusunu Keçi Dışkısıyla Zayıflatma Planı

II. Dünya Savaşı sırasında, sıra dışı fikirlerin sayısı hiç de az değildi. Müttefik kuvvetleri, birden fazla cephede büyük tehditlerle karşı karşıyaydı ve ABD savaşa katıldığında, Amerikan askeri bilim insanlarının yaratıcı fikirleri savaşın seyrini değiştirmeye başladı. Ancak bazı fikirler, oldukça tuhaf ve ilginçti; bunlardan biri de Proje Capricious.

1942’nin başlarında geliştirilen bu plan, Almanya’nın ünlü generali Erwin Rommel ve onun Afrika Kolordusu‘na karşı kullanılacaktı. Rommel’in birlikleri, Kuzey Afrika’da ABD güçleri için büyük bir tehdit oluşturuyordu. Eğer Afrika Kolordusu galip gelirse, İspanya’nın Mihver Devletleri’ne katılma olasılığı da vardı. ABD, bu durumu önlemek için yaratıcı bir çözüm arıyordu ve OSS Araştırma Direktörü Stanley Lovell bunun cevabını bulduğunu düşündü.

Lovell, sineklerin Rommel’in birliklerine hastalık yayabileceğini öne sürdü. Ancak sineklerin nasıl güvenilir bir şekilde hastalık taşıyacağı sorunu vardı. Lovell, sineklerin en çok cezbedildiği şeyi düşündü: dışkı. O dönemde Fas’ta insanlardan daha fazla keçi yaşıyordu ve keçilerin bol miktarda dışkı ürettikleri biliniyordu.

Lovell’in çözümü, gerçek keçileri hastalıkla enfekte etmek yerine, patojenlerle yüklü sentetik keçi dışkısı üretmekti. Bu sentetik dışkı, sinekleri çekecek ve sinekler de Afrika Kolordusu askerlerine hastalık yayacaktı. ABD, bu sentetik dışkıyı gece boyunca havadan bırakmayı planlıyordu, ancak bu yöntemin masum sivillere de hastalık bulaştırma riski vardı.

Sonuçta, Proje Capricious, Alman birliklerinin Fas’tan geri çekilip Stalingrad’a gönderilmesiyle iptal edildi.

1

Okumaya Devam Et
  • 0
    sevdim
    Sevdim
  • 0
    alk_lad_m
    Alkışladım
  • 0
    e_lendim
    Eğlendim
  • 0
    be_endim
    Beğendim
  • 0
    _rendim
    İğrendim
  • 0
    d_nceliyim
    Düşünceliyim
  • 0
    k_zg_n_m_
    Kızgınım!

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir